İNSANIN ANLAM ARAYIŞI – VICTOR E. FRANKL

30’un üstünde dile çevrilen ve 15 milyondan fazla satan başucu kitabı” yazıyor kitabın kapağında. Okuyunca bu başarıyı kazanmasının boşa olmadığını anlıyorsunuz.

Victor Frankl 1905 doğumlu Avusturyalı bir psikiyatr. Üçüncü Viyana Okulu ve Logoterapi kuramının kurucusu. Varoluşçu terapinin önemli isimlerinden biri.

Logoterapi ne derseniz; geçmişe odaklanan psikanalizin aksine daha çok gelecek üzerine, yani hasta tarafından gelecekte yerine getirilecek anlamlar üzerine odaklanan bir tedavi yöntemi diye açıklanıyor. Hastanın yaşamak için kendine bir hedef belirlemesi sağlanıyor ve bu hedefe ulaşma onda güdülendirici bir güç oluyor. Bu tabi çok genel bir tanım oldu, logoterapi, kitabın ikinci bölümünde daha detaylı (yaklaşık 50 sayfa) anlatılıyor.

Frankl’ın kitapları, konferansları, hocalık yaptığı farklı üniversitelerdeki başarıları ve dünyaya adını duyurmasının altında acı dolu bir hikaye var. Kendisi  1942-45 yılları arasında 4 ayrı toplama kampında yaşamak zorunda kalmış ve ailesini bu kamplarda kaybetmiş bir Yahudi. Babası tutuklandıktan bir hafta sonra açlık sebebiyle, annesi Auschwitz’de gaz odasında, 24 yaşındaki eşi ise farklı bir toplama kampında hayatlarını kaybetmiş.

Kitabın ilk bölümü Frankl’ın Auschwitz’in de içinde olduğu kamp günlerini, orada yaşanan açlık, hastalık ve zulmü, hayatta kalma çabasını anlattığı sayfalar. Bir psikiyatrın gözünden anlatılanlar, kamp sakinlerinin psikolojik durumlarıyla ilgili güzel saptamalar içeriyor. Kitabın bu bölümü; tutuklular, kapolar (tutuklular arasından seçilen görevliler), SS adamları ve kendi halini farklı kameralardan bize seyrettiren bir film gibi. Dehşet içeren bir filmi kanlı sahnelerle gözümüze sokmuyor ama verdiği öyle detaylar var ki dehşeti hissettiriyor.

Frankl kampa ilk girdiğinde yanında yazmaya devam ettiği kitabının sayfaları var. Bu notları orada tabii ki kaybediyor. Ama bir gün bu kitabı tekrar yazma amacını hiç kaybetmiyor ve kamp günleri boyunca kitabı için kısa notlar almaya çalışıyor. Hatta kendini üniversitede bir kürsüde ders verirken hayal ediyor.

1945 yılında dışarı çıkabildiğinde tekrar Viyana’ya dönüyor ve 9 gün içinde hedeflediği kitabı yazıyor. Yazmak onun iyileşme yolu oluyor.

İnsan bu sahneleri okurken gerçekten kanı donuyor. Dünyanın bir yerinde bu kadar zulüm yaşanırken başka yerlerinde insanlar normal hayatlarına devam etmişler, yemeklerini yiyip sıcak yataklarında yatmışlar, soğuk havalarda kalın giysilerle ısınmışlar. Şimdi de aynı şey olmuyor mu diyeceksiniz belki, evet maalesef oluyor😞 Hz. İsa’nın dediği gibi hiçbirimiz ilk taşı atacak kadar günahsız değiliz…

Kitabın ikinci bölümü, logoterapiyi anlatıyor demiştik.

Frankl’ın kamp günlerinde hayata tutunmasını sağlayan, hayatında gerçekleştirmeyi hedeflediği bir anlam bulması oluyor.

Kişinin yaşamda anlama ulaşması için 3 yol var diyor kitap.

  • Bir eser yaratmak ya da bir iş yapmak,
  • Sevgi (bir şey yaşayarak ya da bir insanla etkileşerek),
  • Acının anlamı (acı, anlam bulduğu anda acı olmaktan çıkıyor). Mesela Frankl “çektiğim acılar olmaksızın ulaştığım gelişim düzeyinin olanaksız olacağını biliyorum” diyor. Yani acısını artık acı olarak görmek yerine onu olduğu konuma getiren bir araç olarak görüyor da denebilir.

Kitabın bu kısmında anlatılan ve çok hoşuma giden “çelişik niyet” denen bir logoterapi tekniği var. Korkunun korkulan şeyi yarattığı ve aşırı niyetin arzulanan şeyi olanaksızlaştırdığı gerçeğine dayanıyor.

Örneğin; uykusuzluk korkusu, uyumaya yönelik aşırı bir niyete yol açıyor. Bu da kişinin uyuyamamasına neden oluyor. Bu korkunun üstesinden gelmesi için hastaya kendini uyumaya zorlamaması, tam tersi yatakta olabildiğinde uyanık kalmaya çalışması öğütlendiğinde ise hasta çabucak uyuyor. Yani uyumaya yönelik aşırı niyetin yerine, uyumaya yönelik çelişik niyet geldiğinde, hasta çabucak uyur diye anlatılıyor.

Bu yöntemin bazen de bilinçli olmadan kullanılabileceğini gösteren sevimli bir örnek de var kitapta;
Hayatı boyunca kekeme olan biri, 12 yaşındayken bir tramvayın arkasına asılıyor. Biletçi tarafından yakalanınca, kaçmanın tek yolunun biletçide acıma duygusu uyandırmak olduğunu düşünüp ona sadece zavallı bir kekeme olduğunu göstermeye çalışıyor. O an kekelemeye çalışmasına rağmen bunu başaramıyor. Ve hayatında kekelememeyi başardığı tek an işte bu an oluyor.

Kitap hem tarihsel olarak önemli bir döneme götürüyor bizleri, hem de şartlar ne olursa olsun her ortamdan başarıyla çıkılmasının mümkün olduğuna dair bir ışık yakıyor zihinlerimizde.

Bu arada kitabın genç okurlar için uyarlanan bir baskısı da var.

Kitaptan güzel bir sözle bitirelim:

Yaşamak için bir “neden”i olan kişi,
neredeyse tüm “nasıl”lara dayanabilir.

Nietzsche

Sevgilerimle.
Senem Özkan
Şubat 2024

ASLINDA ÖYLE DEĞİL – AYLİN ALGUN

40’lı yaşlarında bir kadın ve bir erkek.
İkisi de eğitimli, meslek sahibi, toplumda kabul edilir pek çok etikete sahipler.

İstanbul’da yaşayan birbirinden habersiz bu iki kişi için kader ağlarını örüyor. Günün birinde meslekleri gereği ikisi de aynı televizyon programına davet ediliyor, tanışıyor, birbirlerinden etkileniyor ve sevgili oluyorlar.

Buraya kadar her şey çok romantik. Okurken bu romantizm ve aşkın heyecanına kapılıyorsunuz. Mehmet, yakışıklı, karizmatik, başarılı bir doktor. Ayça, hukuk mezunu ama aradığını yazarlıkta bulmuş güzel bir kadın.

Tam bu noktada kitabın kapağına göz atsanız, “Aşk sandığın, gerçekte zehirse…” lafını okuyup “aman boş ver, ne zehri, Serenay’la Kıvanç gibi bir çift işte” diyebilirsiniz. Ama yanılırsınız 🙂

Aşk kelimesinin Arapça sarmaşık kelimesi ile aynı kökten geldiğini biliyor musunuz? Zehirli sarmaşık olabileceği gibi, zehirli aşk da olabiliyor…

Günümüzde zehirli aşklara “toksik ilişki” diyoruz. Güzel bir aşk hikayesi olarak başlayan Aslında Öyle Değil, okurken gözlerinizin önünde toksik bir ilişkiye dönüşüyor. Bazen iyi başlar, kötü ilerler… Ayça ve Mehmet’in ilişkisi de bir iyi bir kötü ilerliyor.

Anlatılanlar o kadar hayattan ki. Belki kendi tecrübelerinizi hatırlatıyor size, belki şahit olduğunuz başka bir ilişkiyi, bir arkadaşınızı, akrabanızı…

Hikayeyi Ayça’nın ağzından dinliyoruz kitapta. Mehmet’le ilişkisinde yaşananları anlatırken hayatının önceki dönemlerine de dönüşler yapıyor ara ara. Böylece o gün yaşadığı konunun Ayça yönünden anlamını daha iyi kavrıyoruz.

Her bölümün sonuna “Kendime Not” adı ile eklenen sayfalar bulunuyor ayrıca. Bu sayfalar Ayça’nın yaşadığı ilişkiye ve olaylara dışarıdan bir gözle bakarak, daha objektif ve psikolojik değerlendirmeler yaptığı bölümler.

Nasıl ki bir arkadaşınızla bir araya gelirsiniz, yaşadıklarınızı anlatırsınız öncelikle. Karşınızdaki konuyu kavradıktan sonra da değerlendirmeler, tespitler kısmına geçilir. Kitap da tam bu seyirde gidiyor. Okuyucuya önce bir sahne seyrettiriyor, sonra o sahnenin belli anlarına döndürüp dikkatini önemli noktalara çekiyor, konuyu değerlendiriyor.

Futbol maçını izleyip sonra pozisyonları değerlendirmek gibi J Oradan yapılan çıkarımlar mevcut durumun tespiti ve ileride izlenecek yollar için nasıl çok önemliyse, kitabın “Kendime Not” kısımları da aynı derecede önemli. Çünkü Ayça’nın zayıf, güçlenmesi gereken yönlerini anlamamızı sağlıyor. Çok cesurca ve yol gösterici sayfalar…

Bu kitabı ocak ayında Kitap Kulübümüzde okuduk, konuştuk. Ve çok keyif aldık. Şu itirafı da yapayım tabii, zaman zaman Mehmet’e, zaman zaman da Ayça’ya kızdığımız oldu. Hikayenin okuyucuyu içine çekmesindeki başarısındandı tabi bu duygusal tepkiler.

Özetle, gönül rahatlığıyla tavsiye edeceğim bir kitap oldu “Aslında Öyle Değil”

Okursanız siz de kitapla ilgili yorumlarınızı yazın lütfen.

Sevgilerimle.
Senem Özkan
Şubat 2024